28 Ağustos 2010 Cumartesi

Beyoğlu Rapsodisi

Yazar: Ahmet ÜMİT
Alıntı: 
...
O sabah Yenibosna'daki fabrikaya uğramış, yaz için hazırladığımız keten ürünler hakkında tasarımcılarla küçük bir toplantı yapmıştım. Beyoğlu'na geldiğimizde vakit çoktan öğleyi bulmuştu. Şoförüm Orhan'a bizim Volvo'yu otoparka bırakmadan önce beni Tarlabaşı'nda, Sakız Ağacı Caddesi'nin Beyoğlu girişinde indirmesini söyledim. Beyoğlu'nun her caddesi, her sokağı, her çıkmazı, her geçidi ayrı bir maceradır; yine de bu caddeyi daha çok sever, daha ilginç bulurum. Sağ tarafında Katolik Ermenilerin Surp Asdvadzadzin Kilisesi, az ileride travestilerin çalıştığı randevuevlerinin bulunduğu bir sokak, ortalarda Sinepop Sineması'nın çıkışı, caddenin sona erdiği yerde ise cuma namazlarında cemaatin yollara taştığı tarihî Hüseyin Ağa Cami yer alır. Bunlara ayakkabıcılar, saatçiler, ucuz giysi satan mağazalar, kafeler, garibanların kaldığı bir otel ve Ağa Cami'nin tarihî çeşmesinin karşısında yere açtığı tezgâhında kitap satan yoksul bir sahaf ile meşhur Hacı Abdullah Lokantası'nı da ekleyince Beyoğlu'nun özelliklerini taşıyan bir caddeyle karşılaşırsınız. Gündüzleri esnafın işiyle gücüyle uğraştığı bu cadde, geceyarısı olup da saat biri devirdi mi, farklı bir kimliğe bürünür. Barlarda, meyhanelerde, birahanelerde kafayı çekmiş insanlar salınarak geçmeye başlarlar, zaman zaman sarhoş naralarına, kanlı bıçaklı kavgalara, uyuşturucu satışına, fuhuş pazarlıklarına sahne olan cadde, sık sık polis ya da ambulans sirenleriyle yankılanır. Bazen gece yaşananlar gündüze de uzanır, artık bu türden olaylara alışkın olan esnaf, dudaklarında bir gülümsemeyle izler yaşananları. O gün, geceden sabaha sarkan olaylardan birine ben de tanık olmuştum.
... 

Beyoğlu, Taksim, Pera, ya da Cadde-i Kebir, Grand Rue de Pera, İstiklâl Caddesi... Ahmet ÜMİT'in bu kitabında fazlasıyla duyacağınız isimler bunlar. Hatta öyle ki olayların cereyan ettiğin yerlerin bu isimleri, tasvirleri ve tarihî açıklamalar, genellikle olayları kendisinden daha çok yer tutuyor kitapta. Kurgu da mümkün olduğunca Beyoğlu'nda tutlmaya çalışılmış. Romanın üç ana kahramanı doğma büyüme Peralı. Galatasaray Lisesi'nde öğrenim görmüş olan bu üç çok yakın arkadaşın hikayesi anlatılırken hep Beyoğlu'nda geçen bölümler üzerinde durulmuş. Örneğin romanın anlatıcısı olan ve bir İstanbul hayranı olarak tanıtılan Selim karakterinin evi boğaz manzaralı olmasına rağmen İstanbul'un o eşşiz güzelliği olan boğaz konusunda bile pek bir tasvire rastlanmıyor. Yani roman tam bir Beyoğlu aşığı ağzıyla yazılmış.

Romanın konusuna baktığımızda klasik polisiye romanların aksine cinayetlerin bahsi ve katilleri arama çabaları çok sonralara doğru başlıyor. Tabi işlerin şekillenmesi de baya bir gecikmiş. Burada, romanda anlatıcının da bahsettiği gibi, polisiye roman yazarının okuru, adeta oyun oynar gibi başka yerlere ve konulara yönlendirmesi de büyük rol oynuyor. Kitabın sonlarına geldiğimde, tam dolu dolu bir Beyoğlu tasvirinden öteye geçemeyen, yavan bir roman diyecekken, Ahmet ÜMİT öyle bir sonla bitiriyor ki, kapağı kapattıktan bir-iki saat sonra bile etkisinden kurtulamadım. Bu sonu okuduktan sonra, geriye doğru baktığımda da kitabın kurgusunun da başarılı olduğunu düşünüyorum.

Uzun lafın kısası, özellikle Taksim'i bilen ve İstiklâl'de zaman geçiren kişiler bu romanı okurken birçok tanıdık mekanı gözlerinde canlandırabilirmenin keyfini yaşarken, az da olsa Beyoğlu'nun tarihi ve bilinmeyen kuytu bölümleri hakkında da bilgi sahibi olacaklardır.

15 Ağustos 2010 Pazar

Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu"

Özgün adı: Le Périple de Baldassare 
Yazar: Amin Maalouf 
Alıntı: 
...
3 Nisan 1666, Cenova'da 
Beş ay boyunca, neredeyse her gün, yolculuğun olaylarını yazdım ve yazdıklarımın zerresi yok şimdi elimde. İlk defter, Konstantinopolis'te, Barinelli'nin evinde kaldı; ikincisi Sakız'daki manastırda. Şafakta odamda, mürekkebi kurusun diye son sayfası açık bırakmıştım. Akşamdan önce dönüp, o her şeyi belirleyecek günün olaylarını yazmaya söz vermiştim kendi kendime. Hiçbir zaman geri dönmedim.
Her şeyi belirleyecekti o gün. Heyhat! beklediğimden çok daha kesin bir biçimde ve umduğumdan çok başka bir yönde belirledi. Sevdiğim herkesten, yakınlarımdan ayrı düştüm; üstüne üstlük hastalandım. Tanrı'ya şükür, beni bir eliyle terkeden Talih, öbür eliyle yakaladı. Her şeyden yoksun kaldım, evet, ama annesinin kucağında, yeni doğmuş bir bebek gibiyim şimdi. Yeniden bulduğum annem. Toprak-annem. Kıyı-annem.
Cenova, anne-kentim benim!
... 


Amin Maalouf'un bu romanında 1666 yılına gidiyoruz. Yahudi mistisizmi olan Kabala inancına göre 1666 yılı "Canavar'ın Yılı"dır ve o dönemde birçok insan artık dünyanın sonunun geldiğine inanmaktadır. Romanın başkahramanı olan Baldassare Embriaco - Cübeyl'de yaşayan bir tüccar - körinanca karşı olduğundan Canavar'ın Yılı'na pek inanmaktadır. Çevresindeki insanlar olacaklar konusunda sürekli yeni işaretler bulurken Baldassare bunları gözardı etmektedir çünkü ona göre böyle durumlarda işaret bulmak için aramaya niyetli olmak yeterlidir. Dolaşan bir diğer dedikodu da tanrının, gizli olan, 100. Adı'nın açıklandığı bir kitabın var olduğu ve bu kitaptan bu adı öğrenen kişiye tanrının büyük bir güç lütfedeceğidir. Hiç beklemediği bir anda bu kitaba sahip olan ve yine aynı şekilde bir anda onu okuyamadan kaybeden Baldassare kitabın peşinde uzun ve bol serüvenli bir yolculuğa çıkar. İşte Amin Maalouf da bu yolcuğu, Baldassare'nin ağzından günlük şeklinde yazarak bizlere sunmuş.

Diğer Amin Maalouf romanlarında olduğu gibi, bu kitapta da yaşanmış tarihsel olayların arası dönemlerine uygun kurgularla doldurulmuş. Bu noktada da mekan tasvirinden çok dönem ve insan tasvirleri ön plana çıkmış. Günlük şeklinde yazma tekniğinde yazarın yarattığı harikalar sayesinde bir andan sonra kendinizi Baldassre'nin yerinde hissetmeye başlıyorsunuz. Onunla beraber 100. Ad kitabını arıyor ve yine onunla beraber körinanca lanet okuyan biri olarak yaptığınız bu yolculuğu sorguluyorsunuz. Tabi yolculuğa yön veren bir diğer unsuru da unutmamak gerek. Romanın bir diğer kahramanı olan Marta ile rol icabı başlayan beraberliklerinin tutkulu bir aşka dönüşmesini de kalbinizde hissediyorsunuz.

Romanda Canavar'ın Yılı dışında İzmir'deki Sabetay Sevi isyanından, dönemin Osmanlı yönetimindeki düzensizliklerden ve Londra'da meydana gelen büyük yangından da bahsediliyor. Bu tür tarihsel olaylar, özellikle de kitabı bitirmeden araştırıldığında romana ayrı bir güzellik katıyor. Samih Rıfat'ın Türkçe'ye çevirisi de gayet başarılı olmuş. Kitapta, sadece sonlara doğru, uzun bir deniz yolculuğunun anlatıldığı kısım, biraz da günlük şeklindeki yazımdan ötürü sıkıcı geldi. Ama onun dışında çok güzel bir roman.

Sonuç olarak, Baldassare Embriaco'nun, Cübeyl'den başlayıp, anavatanı olan Cenova'da son bulan bu müthiş yolcuğunu kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.