4 Eylül 2010 Cumartesi

Görünmeyen

Özgün adı: Invisible
Yazar: Paul Auster
Alıntı: 
... 
Evet, tastamam öylesin: Hiç çekilmezsin. Bu söz ablanın ağzından çıktığı anda, yaptığın soğuk şakaya pişman oluyorsun ve bütün gece, hatta ertesi günün büyük bölümünde o kelime bir lanet gibi, kim ve ne olduğunun acımasız hükmü gibi aklından çıkmıyor. Evet, çekilmezsin. Sen de yaşamın da çekilmezsiniz, bu umutsuzluğa, bu kendine lanet okuma noktasına nasıl geldiğini merak ediyorsun. Bu hale gelmenin tek sorumlusu Born mu? Bir anlık cesaretsizlik, gelecekten umudunu kesecek kadar kendine güvenini sarsabilir mi? Daha birkaç ay önce parlak zekânla dünyayı tutuşturmaya niyetleniyordun, oysa şimdi kendini aptal ve yetersiz buluyorsun; iğrenç bir işin kapanına kısılmış, budala bir mastürbasyon makinesi gibi görüyorsun. Gwyn olmasa hastanaye yatmayı bile düşünebilirsin. Konuşabilidiğin, sana canlı olduğunu hissettiren tek insan Gwyn. Ne var ki, yeniden birlikte olduğunuzz çok sevinsen de, kendi dertlerinle kıza yüklenmemen gerektiğini, onun senin göğsünü yararak kırık kalbini onaracak bir operatöre dönüşeceğini beklememen gerektiğini biliyorsun. Kendi derdine kendin çare bulmalısın. İçinde bir şeyler kırılmışsa, o parçaları kendi ellerinle toplayıp onarman gerek.
...
 

Paul Auster'in Görünmeyen isimli romanı dünya eleştirmenlerinin değerlendirmesinde yılın en iyi kitapları arasına alınmış ve hatta yazarın en önemli romanı olarak da tanımlanmış. Gerçekten ben de okurken çok keyif aldım ve neredeyse bir solukta okudum. Bu kitaptan önce Auster'den sadece "Karanlıktaki Adam" ve "Ay Sarayı"nı okumuştum ve "Yazarın en önemli romanı" görüşüne bu 3 kitaplık dar pencereden baktığımda ben de katılıyorum. Çünkü bana konu ve anlatım açısından daha etkileyici geldi.


1967 baharında başlayan ve antimilitarist-özgürlükçü 68 kuşağının etkileri görülen romanda alışık olduğumuz Asuter karakterleri ve yazın tipine bu kitapta da rastlıyoruz. Yalnızlık çeken ve edebiyatla ilgilenen bir başkarakter, olayların New York'ta da geçmesi ve kurgu derinliği ne ölçüde olursa olsun kullanılan sade dil. Diğer kitaplardan ayrılan bölüm ise romanın konusunun yanında kullanılan anlatım biçimi. Önce ana karakterin ağzından anlatılmaya başlanıyor olaylar, ardından yine aynı karakterin yazdığı bir kitabın taslağını bir arkadaşının okuması şeklinde devam ediyor. Taslak da üç bölüme ayrılmış ve her bölümde yazar farklı bir anlatıcı tekniği kullanmış. İlkinde birinci ağızdan, ikincisinde kendine seslenerek ve üçüncüsünde ise üçüncü tekil şahıs ağzı kullanılmış. Kitabın sonu ise tamamiyle başka bir karakterin günlüğü ile getirilmiş. Bu anlatım, kitabı okumayanlar için karışık görünebilir. Ama başta da dediğim gibi, Auster'in sade dili sayesinde kitabın hiç bir yerinde kaybolmuyorsunuz. Kitabın sonu geldiğindeyse, neyin gerçek neyin hayal ürünü olduğu anlamak ya da kabullenmek okuyucuya bırakılmış. Kitap sürükleyici olduğundan bir anda bittiyor ve o noktada hala bazı olayların gerçekliği kanıtlanmamış bir halde kalıyor. Bu da yine Auster'de alışık olduğumuz bir özellik.


Kesinlikle okumanızı önerdiğim bu harika kitap için son olarak bir konudan bahsetmek istiyorum. Ülkemizde Can Yayınları tarafından satılan basımın arka kapağında yazılanlara bakıldığında okuyucuyu yanlış noktalara yönlendiren bir özet kullanılmış. Başka okurlarda da aynı etkinin yaratıldığını gördüğümde haksız olmadığımı anladım. O özet yüzünden kitabın büyük bölümünü, arkada yazan konuları aramakla ve merak etmekle geçirdim. Bu nedenle tavsiyem kitabı, arka kapağını okumadan okumaya başlamanız. Böylelikle sayfalarda ilerlerken sürekli olacakları tahmin etmeye çalışmazsınız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder