20 Ağustos 2011 Cumartesi

Karanlığın Sol Eli

Özgün adı: The Left Hand of Darkness
Alıntı: 
... 
Beren Thanern. Şansımız yok. Daha batıya gitmemiz gerekiyor. Gün boyu zifiri karanlıktı. Ciğerlerimiz de çok kötü ama soğuktan değil (batıdan esen bu rüzgar sayesinde gece bile sıcaklık sıfırın çok altına düşmüyor), yanardağın püskürttüğü kül ve dumanı solumaktan. Sıkışmış bloklar ve buz tepeleri ile boğuşup, tekrar tekrar deneyip bir adım bile gidemediğimiz, boşu boşuna çabalamakla geçen bu ikinci günün sonunda Ai bitkin ve öfkeliydi. Ağlayacak gibi duruyordu ama ağlamadı. Sanırım ağlamanın kötü ya da utanılacak bir şey olduğunu düşünüyor. Kaçışımızın ilk günlerinde, çok hasta ve zayıf olduğu zaman bile ağlarken yüznü saklıyordu. Kişisel nedenler ya da ırksal, toplumsal, cinsel, her neyse; Ai'nin neden ağlamaması gerekiyor, bunu nereden bilebilirim? Oysa adı da bir acı haykırışı. Bunun için hemen dikkatimi çekmişti Erhenrang'da, çok zaman önceymiş gibi geliyor şimdi; "bir Yabancı"dan bahsedildiğini duyunca adını sormuş ve gecenin ortasında bir insan gırtlağından çıkan acı haykırışı duymuştum cevap olarak. Şu anda uyuyor. Kolları titreyip çekiliyor, kas yorgunluğu. Bizi çevreleyen dünya, buz ve kaya, kül ve kar, ateş ve karanlık; titriyor, sarsılıyor ve çekiliyor. Biraz önce dışarı baktığımda yanardağın, karanlığın üzerine asılı bulutların göbeğinde kıpkırmızı parladığını gördüm... 
 
Bilimkurgu türünde olan bu roman dünyamıza çok benzeyen Kış adlı bir gezegende geçer. Kış'ta, adından da anlaşılacağı üzere yılın en sıcak zamanlarında bile yarı-kutup iklimi yaşanır. Ama asıl farklılık iklim değil gezegen sakinlerinin çift cinsiyetli oluşudur. Herkes, yılın belirli dönemlerinde o anki hormonal durumlarına göre erkek ya da kadın olabilmektedirler. Yani o kadar ilginç ki, birkaç çocuk doğurmuş bir anne daha sonra başka çocukların babası olabilmektedir.


Bu düşünce ilk başta çok garip (bilimkurgu romanından beklenecek şekilde), itici ve belki de iğrenç görünse de bu tipteki varlıkların yaşadığı toplumsal hayatı göz önünde bulundurduğumuzda insanı düşünmeye yönlendiriyor. Belki de biz konuyu ilk olarak cinsellik açısından değerlendiriyoruz. Ama çift cinsiyetlilik yalnızca bu bakımdan farklılık yaratmıyor. Bizim yaşadığımız dünyanın aksine, burada insanlık güçlü ve zayıf, koruyucu/korunan, hükmeden/hükmedilen, sahip olan/sahip olunan, aktif/pasif diye ikiye bölünmüyor. Burada insan düşünüşünü belirleyen düalizm eğilimi tümüyle azalmış ya da değişmiş durumda.


Konunun güzelliğinin yanında bu yaşayış farklılıklarını görebilmek, çıkarımlar yapabilmek yalnızca gezegendeki yaşamın anlatılması ile okura bırakılmamış. Zaten bu biraz sıkıcı da olurdu. Bunun yerine roman çoğunluka (alıntı yapılan bölüm çift cinsiyetli birinin günlüğünden), gezegene uzaydan gelen bir erkek elçi gözünden anlatılıyor. Böyle olunca, kişilerin davranışları yorumlanırken o cinsiyet ayrımının nasıl uygunsuz kaçtığını daha rahat fark edebiliyor okuyucu. Bizim toplumumuzda karşılığı olan ve yaşama ait birçok parça, şekil farklılığından ötürü uydurmaya çalıştığımız deliklere girememekte ve bu da bu tarz bir toplumun yaşayış şeklini kavramaya çalışırken belirli ön yargılardan uzaklaşmamış gerektiğine işaret etmektedir.

Kısacası, Bilimkurgu türünün en önemli iki ödülü olan Hugo ve Nebula'yı da kazanarak türünün klasikleri arasına giren "Karanlığın Sol Eli" hem konu, hem anlatım ve hem de okuyucuya kattığı bu önyargısız, dualizm içermeyen düşünce tarzı açısında kesinlikle okunması gereken bir kitap.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Siddharta


Özgün adı: Siddharta, Eine indische Dichtung
Yazar: Herman Hesse
Alıntı: 
... 
Siddharta pek çok şey öğrendi Samanaların yanında, kendisini Ben'den uzaklaştıran pek çok yolu yürümesini öğrendi. Acılara katlanarak, gönüllü ıstırap, açlık, susuzluk ve yorgunluk çekip bunları yenerek nefsini öldürme yolunda yürüdü. Bu yollarda ve daha başkalarında yürümesini öğrendi, kendi Ben'ini terk etti binlerce kez, saatler ve günlerce Ben'sizlikte yaşadı. Ama yollar kendisini ne kadar Ben'den uzaklara alıp götürse de, bir yerde durup ileri geçmiyor, onu yine alıp Ben'e getiriyordu. İsterse Siddharta binlerce kez Ben'den kaçıp gitsin, hiçlikte yaşasın, hayvanda, taşta kalsın bir süre, sonunda yine Ben'e dönüşün elinden kurtulamıyor, vakti gelince yine kendini bulmaktan kaçammıyordu, güneş ışığında ya da mehtapta, gölgede ya da yağmurda yeniden Ben oluyor, Siddharta oluyor ve zorunlu çevrimin sıkıntısını duyuyordu yine... 
 
"Bu kitapta tüm dinlerde, insanların benimsediği tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan, tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalıştım." 1946 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Herman Hesse, başyapıtı olan Siddharta için bu sözleri söylemiş. Gerçekten de, Budizm inancından simgelerin olduğu bu romanda Budizm de dahil hiçbir dine dair bir öğreti, bir yönlendirme ya da bir eleştiri bulunmamaktadır. Daha çok doğu gizemciliğini yücelten bu kitap, 1960'lı yıllarda canlanan Budizm akımının da etkisiyle çeşitli kuşaklar boyunca neredeyse bir kutsal kitap gibi okunmuş.

Siddharta isimli bir gencin benliğindeki arayışı üzerinden ilerleyen kitabın ilk bölümü şiirsel bir anlatıma sahip. Bunda yazarın hayat öyküsünün büyük etkisi var. Hesse, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında Alman militarizminin karşısında olmuş ve protesto için yerleştiği İsviçre'de hem Nazilerin hem de antifaşistlerin ağır eleştirilerine maruz kalmıştır. Savaş esirlerine yardım konusundaki ağır çabalarına sorunlu aile yaşamı da eklenince sonunda psikanaliz tedavisi görmesini gerektirecek ağır bir bunalım dönemine girmiştir. Tüm bu başından geçenlerin ardından ise insancılığı, barışseverliği ve insan yaşamını irdeleyen zengin bir şiirsel iç dünyaya sahip olmuş. Siddharta'nın, ailesinin yanında geçirdiği dönemi anlatırken kullanılan bu şiirsel anlatım kitabın sayfalarını çevirdikçe ise daha düz bir anlatıma dönüşüyor.

Romanın baş kahramanı Siddharta, soylu bir ailenin geleceği parlak bir ferdidir. En yakın arkadaşı Govinda ile beraber her türlü öğretiyi çabucak öğrenmekte ve ileride büyük bir bilge olacağına herkes tarafından inanılmaktadır. Fakat tüm bu meditasyonlar, öğretiler aslında Siddharta'nın içinde bitmek bilmez bir açlığa sebep olmakta, Siddharta'nın arayışını arttırmaktadır. Günün birinde, artık bu açlık dayanılmaz bir hale geldiğinde, babasının tüm ısrarlarına karşın Siddharta, Govinda ile beraber başıboş, aç ve susuz gezen Samanalar'a katılmaya verirler. Daha sonra Siddharta Samanaların yanında, alıntıda da yazdığı gibi  Ben'liğinden uzaklaşmayı öğrenmiştir ama bunu hiç sonuna kadar götürememektedir. Ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın sonunda hep tekrar Siddharta olmaktadır. İçindeki bu huzursuzluk devam ederken Gotama(Buddha) adında bir aydının bilgeliği hakkında yayılan haberleri duyarlar ve onun öğretisinden faydalanmak için onun yanına giderler. Verdiği vaazlar ikisini de derinden etkilemiştir. Fakat Siddharta'ya göre Gotama'nın öğretisinde de bir eksiklik vardır. İşte bu noktada da Govinda ile yolları ayrılır. Govinda, Gotama'nın yanında kalıp onun öğretisinin peşinden gitmek isteyecek Siddharta ise arayışına kendisi devam edecektir. Çünkü ona göre ulaşmaya çalıştıkları Atman yani gerçek ben'in yolu bir başkasının öğretisinden geçmemekte bilakis kendi içinde bulunmaktadır.

Bu noktadan sonra Siddharta'nın yolcuğu, biraz da Paul Auster'in romanlarındaki gibi önceki yaşamından tamamiyle farklı bir yol izler. Bir kadınla tanışır, bir ticaret işine girer dünyevi zevklere dalar. Biraz olsun arayışını bekletir, duraklatır. Bir müddet böyle yaşadıktan sonra ise yine içindeki huzursuzluğa dayanamayıp yollara düşen Siddharta son durağı olan bilge kayıkçı ile tanışır. Bu kayıkçı dere kenarında çok mütevazi bir kulübede yaşayan, tüm gün arada sırada gelen yolcuları derenin bir kenarından diğerine taşıyan ama bir yandan da Siddharta'nın arayıp da bulamadığı huzuru çoktan bulmuş olan bir kişidir. Siddharta da bu kişinin yanında kalır ve sonunda o da ömrü boyunca aradığı aydınlanmaya ulaşır.

Herman Hesse'nin bu kitabını okurken Siddharta ile birlikte siz de kendi yaşamınızı ve benliğinizi sorgulayacak,   hayatınızda sizi huzura götürecek yolların değerini daha iyi anlayacaksınız. Bu başyapıtı kesinlikle tavsiye ediyorum.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Sineklerin Tanrısı


Özgün adı: The Lord of the Flies
Alıntı: 
... 
Simon, ıslak saçlarının ağırlığını hissederek yukarıya doğru baktı, gökyüzünü seyretti. Gökyüzünde ilk kez bulut vardı. Kül rengi, krema rengi, bakır rengi bulutlar, kabaran kocaman kuleler gibi adanın üstünde yayılıyordu. Bulutlar, toprağın üstüne çöküp oturmuştu sanki. Bu boğucu, bu işkence edici sıcaklığı, bulutlar yaratmaktaydı her an. Müstehcen başın sırıtıp kanadığı yerden kelebekler bile kaçıp gittiler. Simon, gözlerini dikkatle kapadı, yere baktı, sonra görmemek için gözlerini eliyle korudu. Ağaçların altında gölge yoktu; inci renginde bir durgunluk her bir yanı kaplamıştı. Öyle ki, gerçek bilinen şeyler, anlatılması olanaksız bir hayale dönüştü. Bağırsaklar, testereler gibi vınlayan sineklerle örtülü, kara bir yığın olmuştu. Bir süre sonra bu sinekler, Simon'ı buldular. Tıka basa yiyip doydukları için, onun derecikler gibi akan terine kondular, içtiler. Burun deliklerini gıdıkladılar, bacaklarının üstünde birdirbir oynadılar. Sinekler yarı karaydılar, yarı ışıldayan yeşil ve sayısızdılar. Simon'ın önünde, değneğe takılı duran Sineklerin Tanrısı, sırıtıyordu. Sonunda Simon dayanamadı; başını kaldırıp, Sineklerin Tanrısı'na baktı. Beyaz dişleri gördü, donuk gözleri gördü, kanı gördü. Simon'ın gözleri, o çok eski, o yadsınmaz bilgiyi kabul etti. Simon'ın sağ şakağında bir damar, beynini dövercesine zonklamaya başladı.
...
 
İngiltere doğumlu William Golding, tutmayan bir şiir kitabının ardından, "Şiir yazamadığım için düzyazı yazıyorum" da diyerekten, 1954'te yayımlamış bu romanını. Aslında Sineklerin Tanrısı'na roman demek yerine fazlasıyla simgesel anlam içeren bir öykü demek daha doğru olacaktır. Çünkü bu kitap ilk bakışta, R.M. Ballantyne'ın yazdığı ünlü çocuk kitabı Mercan Adası'nın modern bir versiyonu sanılabilir. Öykünün kahramanı olan çocukların bir adada mahsur kalması ve hatta iki ana karakterin isminin de Mercan Adası öyküsündekiyle aynı olması okuyucuyu bu yanılgıya itebiliyor. Fakat başlarda görülen bu benzerlikler ilerledikçe yavaş yavaş azalacak ve sonunda tamamiyle kaybolacaktır.

Mercan Adası'nda, adada kalan üç genç, Büyük Britanya uygarlığının küçük ama çok başarılı bir örneğini kurabilirken, yaşları 6 ile 12 arasında değişen çocuklar, Sineklerin Tanrısı'nda, bulundukları bu adayı cehenneme çevireceklerdir. Bu farkın en temel nedenlerinden biri William Golding'in İkinci Dünya Savaşı sırasında yıllarca çarpışan insanların birbirlerine nasıl acımasızca kıydıklarını kendi gözleriyle görüp, birçok umudunu yitirdikten sonra bu kitabı yazmasıdır. Golding, dış dünyada yaşanan iyilik ve kötülük arasındaki bu savaşın aslında en önce insanların kendi içinde olduğunu vurgular ve bunun en küçük yaşlarda bile var olduğunu savunarak, çocukların melekler kadar iyilekle dolu olduğu inanışına karşı çıkar. Yaptığım alıntıda Simon karakterinin farkına vardığı şey de çocukların adada korktukları canavar gibi hayal ürünü kötülüklerin aslında var olmadığı, olan her şeyin kendi içlerinden kaynaklandığıdır.

Doğuştan liderlik vasıflarına sahip olan ve bir süre sonra karşı karşıya gelen Ralph ve Jack karakterlerinden Ralph eşitliğe ve anlaşmaya önem verirken, Jack faşistlere özgü bir zorbalık göstermektedir. Bunların yanında ermiş denecek bir iyiliğe sahip Simon ve kötülüğün simgesi haline gelen Roger isimli çocuklar da romanda uç kişilikleri temsil eder. Bir de ismi öğrenilemeyen Domuzcuk karakteri vardır ki, o da aklın ve sağduyunun simgesidir. Hikaye boyunca da, bu çocukların kişilikleri kadar yaşanan olaylar da gerçek hayatta meydana gelen bir çok durumla örtüşmektedir.

1983 yılında Nobel Edebiyat ödülü alan bu romanın iki de sinema uyarlaması var. Bunlardan 1963 yılında Peter Brook tarafından çekilen versiyonu da çok beğenilmiş. Ülkemizde Mina Urgan'ın çevirisi ile satılan bu kitabın sonunda ünlü yazarımızın kitap hakkındaki Son Söz bölümü de kitabı sindirmek açısından çok faydalı. Kendisi bu bölümde hem öykünün kısa bir özetini sunmuş hem de simgesel anlamların birçoğuna değinmiş, açıklamış. 

Keyifle okunacak kitap. Tavsiye ederim.