15 Aralık 2010 Çarşamba

Histeri


Özgün adı: What the Dead Know
Alıntı: 
... 
Telefon sabah 6:30'da çaldı ve Dave ahizeyi hiç düşünmeden kaldırdı. Zaten biliyordu. Daha geçen hafta her yıl gelen bu telefonu beklediği için Security Boulevard'daki Wilson's mağazasından PhoneMate telesekreterli telefon almıştı. Güya bu mağazada fiyatlar daha düşüktü ama Dave bundan emin değildi çünkü diğer mağazalarla fiyatları kıyaslayacak kadar sabrı yoktu. Yine de, kendisi de daha küçük ölçekte de olsa bir perakendeci olduğu için mağaza minimum sayıda tezgahtarla ve mal stoku yapmadan genel giderleri nasıl azaltıyordu merak ediyordu. Alışveriş yapanlar istedikleri ürünün kodunu not ediyor ve ürünü almak için bir kuyrukta, parasını ödemek içinse ayrı bir kuyrukta bekliyorlardı. Belki de işin sırrı böyle zahmetli bir sistemin insanların sıkı bir pazarlık yaptıklarına inanmalarını sağlamasıydı. O kadar sırada beklemek - bir şekilde karşılığını alıyor olmalıydılar, değil mi? Sovyetler tuvalet kağıdı için sıraya giriyordu, Amerikalılar da PhoneMate'ler ve dişe su püskürten Waterpik'ler ve on dört karat altın kolyeler için sıraya giriyordu.
...
 
Amerikalı polisiye yazarı Laura Lippman bu romanı 2007 yılında yazmış. Öykü, baş kahramanın bir trafik kazası sonucu kimlik sorgulamasında otuz yıl önce ortadan kaybolmuş iki kız kardeşten biri olduğunu iddia etmesiyle başlıyor. En son bir alışveriş merkezine gittikten sonra arkalarında hiçbir iz bırakmadan yok olan bu kızlar yıllar boyunca tüm aramalara rağmen bulunamadığından, bu iddia polisler üzerinde büyük bir etki yaratıyor. Ama bir yandan da kadının yalancı olduğunu düşünenler de var çünkü elinde hiçbir kanıt bulunmuyor. Bu noktadan sonra hikaye iki ayrı koldan anlatılmaya başlanıyor. Bir tarafta, yani günümüzde, olayı üzerine alan ama artık emekli olmuş dedektif ve kaybolan kızların annesi işin içine giriyor ve ortadaki sır çözülmeye çalışılıyor. Bu romanın polisiye kısmı. Diğer taraftan ise, bölüm bölüm, kızlar kaybolmadan önce ve kaybolduktan hemen sonraki dönemi kapsayacak şekilde aile bireylerinin yaşamları ve birbirleriyle ilişkileri anlatılıyor. Bu bölümlerde de romana duygusal yoğunluk katılmaya çalışılmış.

Yazar Laura Lippman, 11 serilik Tess Monaghan kitaplarının arasında, konu olarak serinin dışında görülen bu kitabı yazmış fakat belki de bu kitabı da o seriye eklemek gerek. Çünkü Histeri romanının neredeyse tamamı Amerika - Baltimore'da geçerken Tess Monaghan polisiye serisinin başkahramı da Baltimore'da yaşayan bir araştırmacı-gazeteci ki aslında Laura Lippman da gerçek hayatta Baltimore'da gazetecilik yapıyor. Bu derece yerel bir yazar olması da Amerika ya da belki de Baltimore dışında yaşayan insanlar için romanı biraz sıkıcı yapıyor. Çünkü Lippman, pek tasvirlere başvurmamış, bunun yerine zaten oraları bilen bir kitleye seslendiğini düşünmüş olmalı. Birey tasvirleri açısından da zayıf bir roman diyebilirim. Bir düşünce anlatılırken birden konu çok farklı ve bazen de alakasız taraflara dallanabiliyor. Roman için söyleyebileceğim tek güzel şey sonunda ortaya çıkan gerçeğin çok tahmin edilebilir bir sonuç olmaması.

Yazarın serilerini takip eden biri için iyi bir roman olabilir ama bana göre konu açısından da anlatım açısından da pek Amerika dışına hitap edebilecek bir kitap değil.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Görünmeyen

Özgün adı: Invisible
Yazar: Paul Auster
Alıntı: 
... 
Evet, tastamam öylesin: Hiç çekilmezsin. Bu söz ablanın ağzından çıktığı anda, yaptığın soğuk şakaya pişman oluyorsun ve bütün gece, hatta ertesi günün büyük bölümünde o kelime bir lanet gibi, kim ve ne olduğunun acımasız hükmü gibi aklından çıkmıyor. Evet, çekilmezsin. Sen de yaşamın da çekilmezsiniz, bu umutsuzluğa, bu kendine lanet okuma noktasına nasıl geldiğini merak ediyorsun. Bu hale gelmenin tek sorumlusu Born mu? Bir anlık cesaretsizlik, gelecekten umudunu kesecek kadar kendine güvenini sarsabilir mi? Daha birkaç ay önce parlak zekânla dünyayı tutuşturmaya niyetleniyordun, oysa şimdi kendini aptal ve yetersiz buluyorsun; iğrenç bir işin kapanına kısılmış, budala bir mastürbasyon makinesi gibi görüyorsun. Gwyn olmasa hastanaye yatmayı bile düşünebilirsin. Konuşabilidiğin, sana canlı olduğunu hissettiren tek insan Gwyn. Ne var ki, yeniden birlikte olduğunuzz çok sevinsen de, kendi dertlerinle kıza yüklenmemen gerektiğini, onun senin göğsünü yararak kırık kalbini onaracak bir operatöre dönüşeceğini beklememen gerektiğini biliyorsun. Kendi derdine kendin çare bulmalısın. İçinde bir şeyler kırılmışsa, o parçaları kendi ellerinle toplayıp onarman gerek.
...
 

Paul Auster'in Görünmeyen isimli romanı dünya eleştirmenlerinin değerlendirmesinde yılın en iyi kitapları arasına alınmış ve hatta yazarın en önemli romanı olarak da tanımlanmış. Gerçekten ben de okurken çok keyif aldım ve neredeyse bir solukta okudum. Bu kitaptan önce Auster'den sadece "Karanlıktaki Adam" ve "Ay Sarayı"nı okumuştum ve "Yazarın en önemli romanı" görüşüne bu 3 kitaplık dar pencereden baktığımda ben de katılıyorum. Çünkü bana konu ve anlatım açısından daha etkileyici geldi.


1967 baharında başlayan ve antimilitarist-özgürlükçü 68 kuşağının etkileri görülen romanda alışık olduğumuz Asuter karakterleri ve yazın tipine bu kitapta da rastlıyoruz. Yalnızlık çeken ve edebiyatla ilgilenen bir başkarakter, olayların New York'ta da geçmesi ve kurgu derinliği ne ölçüde olursa olsun kullanılan sade dil. Diğer kitaplardan ayrılan bölüm ise romanın konusunun yanında kullanılan anlatım biçimi. Önce ana karakterin ağzından anlatılmaya başlanıyor olaylar, ardından yine aynı karakterin yazdığı bir kitabın taslağını bir arkadaşının okuması şeklinde devam ediyor. Taslak da üç bölüme ayrılmış ve her bölümde yazar farklı bir anlatıcı tekniği kullanmış. İlkinde birinci ağızdan, ikincisinde kendine seslenerek ve üçüncüsünde ise üçüncü tekil şahıs ağzı kullanılmış. Kitabın sonu ise tamamiyle başka bir karakterin günlüğü ile getirilmiş. Bu anlatım, kitabı okumayanlar için karışık görünebilir. Ama başta da dediğim gibi, Auster'in sade dili sayesinde kitabın hiç bir yerinde kaybolmuyorsunuz. Kitabın sonu geldiğindeyse, neyin gerçek neyin hayal ürünü olduğu anlamak ya da kabullenmek okuyucuya bırakılmış. Kitap sürükleyici olduğundan bir anda bittiyor ve o noktada hala bazı olayların gerçekliği kanıtlanmamış bir halde kalıyor. Bu da yine Auster'de alışık olduğumuz bir özellik.


Kesinlikle okumanızı önerdiğim bu harika kitap için son olarak bir konudan bahsetmek istiyorum. Ülkemizde Can Yayınları tarafından satılan basımın arka kapağında yazılanlara bakıldığında okuyucuyu yanlış noktalara yönlendiren bir özet kullanılmış. Başka okurlarda da aynı etkinin yaratıldığını gördüğümde haksız olmadığımı anladım. O özet yüzünden kitabın büyük bölümünü, arkada yazan konuları aramakla ve merak etmekle geçirdim. Bu nedenle tavsiyem kitabı, arka kapağını okumadan okumaya başlamanız. Böylelikle sayfalarda ilerlerken sürekli olacakları tahmin etmeye çalışmazsınız.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Beyoğlu Rapsodisi

Yazar: Ahmet ÜMİT
Alıntı: 
...
O sabah Yenibosna'daki fabrikaya uğramış, yaz için hazırladığımız keten ürünler hakkında tasarımcılarla küçük bir toplantı yapmıştım. Beyoğlu'na geldiğimizde vakit çoktan öğleyi bulmuştu. Şoförüm Orhan'a bizim Volvo'yu otoparka bırakmadan önce beni Tarlabaşı'nda, Sakız Ağacı Caddesi'nin Beyoğlu girişinde indirmesini söyledim. Beyoğlu'nun her caddesi, her sokağı, her çıkmazı, her geçidi ayrı bir maceradır; yine de bu caddeyi daha çok sever, daha ilginç bulurum. Sağ tarafında Katolik Ermenilerin Surp Asdvadzadzin Kilisesi, az ileride travestilerin çalıştığı randevuevlerinin bulunduğu bir sokak, ortalarda Sinepop Sineması'nın çıkışı, caddenin sona erdiği yerde ise cuma namazlarında cemaatin yollara taştığı tarihî Hüseyin Ağa Cami yer alır. Bunlara ayakkabıcılar, saatçiler, ucuz giysi satan mağazalar, kafeler, garibanların kaldığı bir otel ve Ağa Cami'nin tarihî çeşmesinin karşısında yere açtığı tezgâhında kitap satan yoksul bir sahaf ile meşhur Hacı Abdullah Lokantası'nı da ekleyince Beyoğlu'nun özelliklerini taşıyan bir caddeyle karşılaşırsınız. Gündüzleri esnafın işiyle gücüyle uğraştığı bu cadde, geceyarısı olup da saat biri devirdi mi, farklı bir kimliğe bürünür. Barlarda, meyhanelerde, birahanelerde kafayı çekmiş insanlar salınarak geçmeye başlarlar, zaman zaman sarhoş naralarına, kanlı bıçaklı kavgalara, uyuşturucu satışına, fuhuş pazarlıklarına sahne olan cadde, sık sık polis ya da ambulans sirenleriyle yankılanır. Bazen gece yaşananlar gündüze de uzanır, artık bu türden olaylara alışkın olan esnaf, dudaklarında bir gülümsemeyle izler yaşananları. O gün, geceden sabaha sarkan olaylardan birine ben de tanık olmuştum.
... 

Beyoğlu, Taksim, Pera, ya da Cadde-i Kebir, Grand Rue de Pera, İstiklâl Caddesi... Ahmet ÜMİT'in bu kitabında fazlasıyla duyacağınız isimler bunlar. Hatta öyle ki olayların cereyan ettiğin yerlerin bu isimleri, tasvirleri ve tarihî açıklamalar, genellikle olayları kendisinden daha çok yer tutuyor kitapta. Kurgu da mümkün olduğunca Beyoğlu'nda tutlmaya çalışılmış. Romanın üç ana kahramanı doğma büyüme Peralı. Galatasaray Lisesi'nde öğrenim görmüş olan bu üç çok yakın arkadaşın hikayesi anlatılırken hep Beyoğlu'nda geçen bölümler üzerinde durulmuş. Örneğin romanın anlatıcısı olan ve bir İstanbul hayranı olarak tanıtılan Selim karakterinin evi boğaz manzaralı olmasına rağmen İstanbul'un o eşşiz güzelliği olan boğaz konusunda bile pek bir tasvire rastlanmıyor. Yani roman tam bir Beyoğlu aşığı ağzıyla yazılmış.

Romanın konusuna baktığımızda klasik polisiye romanların aksine cinayetlerin bahsi ve katilleri arama çabaları çok sonralara doğru başlıyor. Tabi işlerin şekillenmesi de baya bir gecikmiş. Burada, romanda anlatıcının da bahsettiği gibi, polisiye roman yazarının okuru, adeta oyun oynar gibi başka yerlere ve konulara yönlendirmesi de büyük rol oynuyor. Kitabın sonlarına geldiğimde, tam dolu dolu bir Beyoğlu tasvirinden öteye geçemeyen, yavan bir roman diyecekken, Ahmet ÜMİT öyle bir sonla bitiriyor ki, kapağı kapattıktan bir-iki saat sonra bile etkisinden kurtulamadım. Bu sonu okuduktan sonra, geriye doğru baktığımda da kitabın kurgusunun da başarılı olduğunu düşünüyorum.

Uzun lafın kısası, özellikle Taksim'i bilen ve İstiklâl'de zaman geçiren kişiler bu romanı okurken birçok tanıdık mekanı gözlerinde canlandırabilirmenin keyfini yaşarken, az da olsa Beyoğlu'nun tarihi ve bilinmeyen kuytu bölümleri hakkında da bilgi sahibi olacaklardır.

15 Ağustos 2010 Pazar

Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu"

Özgün adı: Le Périple de Baldassare 
Yazar: Amin Maalouf 
Alıntı: 
...
3 Nisan 1666, Cenova'da 
Beş ay boyunca, neredeyse her gün, yolculuğun olaylarını yazdım ve yazdıklarımın zerresi yok şimdi elimde. İlk defter, Konstantinopolis'te, Barinelli'nin evinde kaldı; ikincisi Sakız'daki manastırda. Şafakta odamda, mürekkebi kurusun diye son sayfası açık bırakmıştım. Akşamdan önce dönüp, o her şeyi belirleyecek günün olaylarını yazmaya söz vermiştim kendi kendime. Hiçbir zaman geri dönmedim.
Her şeyi belirleyecekti o gün. Heyhat! beklediğimden çok daha kesin bir biçimde ve umduğumdan çok başka bir yönde belirledi. Sevdiğim herkesten, yakınlarımdan ayrı düştüm; üstüne üstlük hastalandım. Tanrı'ya şükür, beni bir eliyle terkeden Talih, öbür eliyle yakaladı. Her şeyden yoksun kaldım, evet, ama annesinin kucağında, yeni doğmuş bir bebek gibiyim şimdi. Yeniden bulduğum annem. Toprak-annem. Kıyı-annem.
Cenova, anne-kentim benim!
... 


Amin Maalouf'un bu romanında 1666 yılına gidiyoruz. Yahudi mistisizmi olan Kabala inancına göre 1666 yılı "Canavar'ın Yılı"dır ve o dönemde birçok insan artık dünyanın sonunun geldiğine inanmaktadır. Romanın başkahramanı olan Baldassare Embriaco - Cübeyl'de yaşayan bir tüccar - körinanca karşı olduğundan Canavar'ın Yılı'na pek inanmaktadır. Çevresindeki insanlar olacaklar konusunda sürekli yeni işaretler bulurken Baldassare bunları gözardı etmektedir çünkü ona göre böyle durumlarda işaret bulmak için aramaya niyetli olmak yeterlidir. Dolaşan bir diğer dedikodu da tanrının, gizli olan, 100. Adı'nın açıklandığı bir kitabın var olduğu ve bu kitaptan bu adı öğrenen kişiye tanrının büyük bir güç lütfedeceğidir. Hiç beklemediği bir anda bu kitaba sahip olan ve yine aynı şekilde bir anda onu okuyamadan kaybeden Baldassare kitabın peşinde uzun ve bol serüvenli bir yolculuğa çıkar. İşte Amin Maalouf da bu yolcuğu, Baldassare'nin ağzından günlük şeklinde yazarak bizlere sunmuş.

Diğer Amin Maalouf romanlarında olduğu gibi, bu kitapta da yaşanmış tarihsel olayların arası dönemlerine uygun kurgularla doldurulmuş. Bu noktada da mekan tasvirinden çok dönem ve insan tasvirleri ön plana çıkmış. Günlük şeklinde yazma tekniğinde yazarın yarattığı harikalar sayesinde bir andan sonra kendinizi Baldassre'nin yerinde hissetmeye başlıyorsunuz. Onunla beraber 100. Ad kitabını arıyor ve yine onunla beraber körinanca lanet okuyan biri olarak yaptığınız bu yolculuğu sorguluyorsunuz. Tabi yolculuğa yön veren bir diğer unsuru da unutmamak gerek. Romanın bir diğer kahramanı olan Marta ile rol icabı başlayan beraberliklerinin tutkulu bir aşka dönüşmesini de kalbinizde hissediyorsunuz.

Romanda Canavar'ın Yılı dışında İzmir'deki Sabetay Sevi isyanından, dönemin Osmanlı yönetimindeki düzensizliklerden ve Londra'da meydana gelen büyük yangından da bahsediliyor. Bu tür tarihsel olaylar, özellikle de kitabı bitirmeden araştırıldığında romana ayrı bir güzellik katıyor. Samih Rıfat'ın Türkçe'ye çevirisi de gayet başarılı olmuş. Kitapta, sadece sonlara doğru, uzun bir deniz yolculuğunun anlatıldığı kısım, biraz da günlük şeklindeki yazımdan ötürü sıkıcı geldi. Ama onun dışında çok güzel bir roman.

Sonuç olarak, Baldassare Embriaco'nun, Cübeyl'den başlayıp, anavatanı olan Cenova'da son bulan bu müthiş yolcuğunu kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.